KIRMIZI ARABA

Saniyenin kaçta kaçı bir zaman aralığı idi bilmiyorum.

Saniyenin kaçta kaçı bir zaman aralığı idi bilmiyorum.

Bildiğim bir tek şey vardı. Yine ucuz atlatmıştım.

Sabahın erken saati, Arya bebeğin ütülenmiş eşyalarını hastaneye teslim edip

sonra da bitmesi gereken işler ve yerine getirilmesi gereken görevlere yolculuk.

Oysa yola dikkatlice bakmıştım; trafik durmuş yeşili bekliyor.

Güvenle devam ettim hedefime doğru.

Yer Çanakkale asfaltı, arkamda Asarlık Mezarlığı, Karşımda Hastane.

Hızla geçti savuran rüzgarını ardında bırakan o Kırmızı Araba.

Oysa yola bakmıştım. Hiç de fark etmemişim.

Ölüm ile yaşam arasındaki o çizgiyi geçtim bu sabah.

Saniyenin bilmem kaçta kaçıydı ve ben hala hayattaydım.

Ruhum orada donup kalmış bedenim habersiz yol alıyor,

aynen öyle bir duyguyla geçtim karşıya.

Yine işler, dünya telaşına daldım elbette.

Ölüme bu kadar yakınız işte diye düşüne düşüne.

Beni yakından tanıyanlar bilir, annemin tabiri ile sakarım.

Kırlangıç telaşıyla yaşarım hayatı.

Hep yetişecek bir yerim, yapacak işlerim vardır.

Kulakların çınlasın Aslı´cım en son kafama dikiş atılırken

Melek Abla artık seni bu acil serviste görmek istemiyorum demişti.

Neyse Aslım bu sefer kıl payı yırttım Rabbim korudu şükür,

Yarattığına sahip çıkıyor ve ben de şansımı biraz zorluyorum sanırım.

Defalarca o çizgiye gelmiş olmama rağmen çabuk unutuyorum

Birçoğunuz gibi.

Oysa biz ölümlüyüz. Yorulabiliriz. Kırıp; kırılabiliriz. Üzüp; üzülebiliriz

ve bunları telafi edecek zamanımız da olmaya bilir.                                                                     

Sevdiklerimize bırakacağımız bir hoş sedayı esirgemeden,

gözümüz arkada kalmadan eyvallah diyebilmek için

unutmamamız gereken bir tek şey:

Dün geçti, yarını bilmiyoruz, bugün ve bu an var.