BİR ÇOCUK CİNAYETİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ -2

Geçen hafta kıskançlık sebebiyle üvey babası tarafından öldürülüp kuyuya atıldığı düşünülen 15 yaşındaki liseli gencin cinayetini anlatmıştım. Bu cinayet sebebiyle annenin de tutuklu olduğunu söylemiştim.

Geçen hafta kıskançlık sebebiyle üvey babası tarafından öldürülüp kuyuya atıldığı düşünülen 15 yaşındaki liseli gencin cinayetini anlatmıştım. Bu cinayet sebebiyle annenin de tutuklu olduğunu söylemiştim.

Ben yazdıklarımı gazetelerde çıkan haberlere dayandırdım. Ve kesinleşmemiş hiçbir konuda sanki kesinmişçesine bir ifade kullanmadım. Hukukta karar kesinleşinceye kadar zanlılar suçsuz olarak görülmelidir. Buna dikkat ettim, o yüzden doğrudan suçlayıcı bir ifade kullanmadım.

Haberlerde verilen bilgilerden cinayet zanlısı üvey babanın suçunu itiraf ettiği ve gösterdiği yerde çocuğun cesedinin bulunduğu söylenmektedir. Bu durumda üvey baba aleyhine kesin sayılabilecek, çok güçlü kanıtlar var diyebiliriz. Öz annenin tutuklu bulunması için de böyle güçlü kanıtlar bulunduğunu düşünmüştüm. Ancak yazım yayınlanır yayınlanmaz annenin avukatı beni aradı. Yazımda kendileri aleyhine bir suç görmediklerini ancak annenin tutukluluk sebebiyle çok kötü bir ruh halinde olduğunu; bu yazıdan dolayı da incineceğini bana anlattı.  Anne aleyhine dosyadaki tek delilin cinayet zanlısı üvey babanın itirafları olduğunu söyledi. Yani anne hakkında dosyada dinleme kaydı ve veya benzeri hiçbir maddi delil bulunmamaktaymış. Avukat hanım, annenin oğlunun öldürülmesine katılması için hiçbir sebebinin bulunmadığını söyledi. Anne adına üzüldüm, onun ruh halini anlamaya çalıştım. Suçsuz olması durumunda, kendi öz oğlunun katline katılma savı ile birkaç haftası hücrede olmak üzere toplam 3 ayı aşkın süredir tutuklu olmasının onu nasıl her gün öldüreceğini gözümde canlandırdım. Ona haksızlık yapmak istemedim. Bu yazıyı yazma gerekçem budur.

Üzülerek söylemeliyim ki kötü yönleri ile küçük Amerika olma yolundaki ülkemizde şeyhleri, şıhları, sahte peygamberleri ile öz oğlunun katline bile katılacak kadar beyni yıkanmış insan sayısı çığ gibi artmaktadır. Bu gidişat açıkça görülmektedir. Bildiğiniz gibi Amerika´da çok sayıda küçük dini gruplar ve onların mucizelerine binlerce kişinin inandığı dini liderleri vardır. Bunlar kimi zaman sapıkça ayinler ve katliamlar yapabilmektedirler. İslam adına yapılan intihar eylemleri de aslında bu tarz davranışlardır. Geçen haftaki yazımın ana hedefi bu konuları incelemek, din adına gibi gözüken tüm gruplaşmaların ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışmaktı. Böyle gruplaşmalar ne kadar iyi niyetli olsalar bile çeşitli kötülüklere hatta sapıklıklara yataklık yapabilecek, o yöne doğru kolayca kayabileceklerdir. Dinimiz böyle grupların içinde değil insanların kendi kalbinde yaşanmalıdır.   

Bu anne aile yapısı ve başka bazı özellikleri sebebiyle aksi ispatlanıncaya kadar masum gözü ile görülmelidir. Bu cinayetten aklanması durumda ise topluma geri dönebilmelidir. Toplumun ona kuşku ile bakması onu her gün bir kez daha öldürecektir.   

Tutukluluk savcının suçu işlediği düşünülen kişinin delilleri karartabileceği veya kaçabileceği düşüncesi ile talep ettiği bir yöntemdir. Savcının talebinin mahkeme tarafından da uygun görülmesi gereklidir. Yani savcı istediği kişiyi kendi başına tutuklayamaz, sadece gözaltına alabilir. Gözaltı süresi bitiminde mahkemeye gidip tutuklama talebinde bulunması gereklidir. Mutlaka bu olayda da böyle olmuştur. Yani şeklen birbirinden bağımsız güçler olan hâkim ve savcının ikisinin birden uygun görmesi durumunda tutukluluk gerçekleşir. Bu olayı bir kenara bırakıp genel olarak konuşacak olursak ülkemizde tutukluluk süreleri çağdaş dünyaya oranla çok uzundur. Tutukluluk kararı oldukça kolay alınabilmektedir. Tutukluluğun sanki cezanın yerine geçtiği çok sayıda vaka vardır. Oysa tutukluluk sadece zorunluluk hallerinde ve olabildiğince kısa sürelerle uygulanmalıdır.  Hakkında yeterli delil toplanmamış kaçma olasılığı bulunmayan birçok kişi uzun tutukluluk süreleri sebebiyle sonradan aklansalar bile büyük zararlar görmektedirler.